|
|
| |
|
"İstihdamda Toplumsal Cinsiyet Eşitliğine Doğru: İş ve Aile Yaşamını Uzlaştırma Politikaları"
27 Mayıs 2009 / İstanbul
KESK Kadın Sekreteri Songül Morsümbül'ün Konferans Konuşması
|
Sevgili konuklar hepinize merhaba,
Öncelikle Kamu Emekçileri Konfederasyonu adına beni bu konferansa davet ettikleri için Kadının İnsan Hakları ve Çözüm Vakfı'na ve Kadın Emeği ve İstihdamı Girişimi'ne çok teşekkür ediyorum.
Bu konferansa sendika hakları savunucusu kimliğimle katılmak ve görüşlerimi sizinle paylaşmak benim için çok önemli. Hepinizin de bildiği gibi sendika hakkı en temel insan hakkıdır, insan hakkı ise kadın hakları olmadan eksik kalan bir kavramdır. Bu nedenle emeğin hakkını savunmak; kadınların yaşamın her alanında özelikle çalışma alanındaki haklarını ve sendikal haklarını aynı potada eriterek ortak bir zeminde savunulması olmalıdır.
Değerlendirmeme devam etmeden önce Konfederasyonumuzun bu konudaki yaklaşımının sonucu olarak Türkiye'de örgütlü sendikal konfederasyonlar arasında en çok kadın üyeye, kadın yöneticiye, kadın politikalarına sahip ve kadınlar için pozitif ayrımcı önlemler alan (kadın sekreterliği, kadın birimleri, kota, kadın konferans, kurultay ve eylemlilikleri, kadınlar için yayınlar ve eğitim çalışmaları) konfederasyon KESK'tir. KESK'te yüzde 41,6 olan kadın üye oranının konfederasyon ve sendika genel merkezi düzeyindeki kadın yönetici oranına yansıması yüzde 20'dir. Ayrıca en büyük sendikalarımızdan olan eğitim alanında örgütlü EĞİTİM SEN, sağlık alanında örgütlü SES ve belediyelerde TÜM BEL SEN'in genel başkanları kadındır. Toplumun her alanında ezilen kadınların sorunlarına sahip çıkan ve kadın dayanışmasının gereğine inanan KESK'li kadınların mücadelesi sayesinde kamuda pantolon giyme yasağı kaldırılmış, doğum izni 16 haftaya çıkarılmıştır, sağlık karnelerinin kullanımımda kadınlar aleyhine olan düzenlenmeler kaldırılmıştır.
Belki de çoğunuz şahit olmuşsunuzdur; muhalefetin en temel öznelerinden biri olan sendikacılar genelde katıldıkları konferanslarda konu özellikle çalışma yaşamındaki düzenlemeler ise olumsuz bir tablo çizerler. Evet, ne yazık ki ben de bu geleneği sürdüreceğim, elbette olumlu adımlar vardır ancak hepimizin de farkında olduğu gibi siyaset, ekonomi ve sosyal politikalar bir bütün içinde değerlendirilmelidir. Ne yazık ki Türkiye böyle bir çerçeveden değerlendirildiğinde olumsuz bir tabloya mahkûm olmaktadır. Örneğin, ekonomik alanda atılan bazı adımların toplumsal cinsiyet eşitliği politikalarına engel oluşturduğu görmekteyiz. Bu nedenle Türkiye'ye ilişkin herhangi bir konu üzerinden yapılan bir değerlendirme, diğer etkenlerden bağımsız ele alınmamalıdır. Hele de son dönemde "kriz" hiçbir şekilde hiçbir konudan teğet geçirilmemelidir.
Bu durumun bir diğer yansıması ise kadınlarda görülmektedir. Çünkü kadınların hem emek hem de cins temelinde birbirini besleyen ve doğrudan etkileyen iki kimliği bulunmaktadır. Bu tespitten yola çıktığımızda emek sürecindeki ekonomik ve siyasi dönüşüm kadınların kadın olmaktan kaynaklı yaşadıkları süreci doğrudan etkilemektedir. Dolayısıyla, kadın emekçilerin yaşam alanlarındaki genel konumu, çalışma hayatındaki konumu ile ailedeki konumu/işbölümü düzleminde şekillenmektedir. Bu noktada ise cinsiyete dayalı işbölümü, yeniden üretim, emek piyasası ve kadınların aile içinde bağımlı bir konumda tutulmasında devletin oynadığı rol ve siyasi iktidarın politikaları bu sürecin en önemli belirleyenidir.
Uluslararası Çalışma Örgütü ILO'nun Mart ayında yayınladığı raporunda, süregiden ekonomik kriz yüzünden, bu yıl dünya çapında işsiz sayısının 51 milyon artacağını ve bunun 22 milyonunu kadınların oluşturucağını açıkladı. Böylece dünyada açık işsizlerin sayısı 230 milyona ulaşacaktır. Bu rakam dünya işgücü arzının yüzde 7.1'ine denk düşmektedir. Nitekim Türkiye'de 2001 krizinin ardından işini kaybeden kadınların oranı erkeklerden yüksekti; çalışan kadınların üçte biri işsiz kalmıştı. Şimdi ise emek örgütlerinin hesaplamalarına göre krizin etkisiyle geniş tabanlı gerçek işsizlik oranı %25'i aşmış durumdadır. Geri kalan oran içinde ise Türkiye'de kadınların önemli bir bölümü güvencesiz ve kayıt dışı çalışıyor. Toplam kayıtlı işgücünde kadınların oranı ise hala çok düşük seviyelerde, kamu alanında ise kamu emekçilerinin sadece %28,8'i kadındır. Kamu sektörünün hem hizmetler hem de güvenceli istihdam alanında gittikçe daralmasını hedefleyen politikalarla bu oranın daha da düşmesi kaçınılmazdır. Gördüğünüz gibi durum hiç de içaçıcı değildir. Özellikle sizlerin de bildiği gibi Türkiye'de yeni liberal ekonomi politikalarının hayata geçirilmesiyle birlikte, emekçilerin kazanılmış haklarını gasp etmeye, sosyal devleti küçültmeye, iş güvencesini ve sosyal güvenlik hakkını ortadan kaldırmaya, kamu hizmetlerinin ticarileştirilmesine, var olanların sunumunda katkı paylarının arttırılmasına, sözleşmeli çalışmanın yaygınlaşmasına yönelik düzenlemeler hayata geçirilmeye başlanmıştı. Son dönemde krizin patlak vermesi ile birlikte bu tür hak gaspları meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır. Emekçiler, işten çıkartılmamak adına ücretlerinde kesintiye gidilmesine, güvencesiz çalışmaya, kreşlerinin kapanmasına, servislerinin kaldırılmasına, yemeklerinin kesilmesine razı edilmek istenmektedir. Bu durumun emekçiler, çalışan yoksullar, işsizler ve tüm bu sıfatlarla kesişen ve etkilerini daha ağır yaşayan kadınlar açısından sonucu; daha fazla yoksulluk, daha fazla işten çıkarma, güvencesiz iş, daha fazla kayıt dışı çalışma, daha az ücret, daha kalitesiz ve ücretli kamu hizmeti ve daha fazla şiddet demektir. Bu tespitler, bu ilişki ağı bizim tespitimiz değil. Bu açık ve reel olan, geçmişte yaşanan, engin deneyimlerimizin olduğu bir durum, üstelik ekonomik-politik olarak da çok defa bir çok farklı ülkede sağlaması yapılan bir durum. Kısacası dünyada krizin faturası emekçilere ödetilmek isteniyor. Peki ne uğruna? Bu sorunun cevapı çok açık. Kapitalist teorinin mantığıyla paralel olarak kapitalizmin kendi krizine dönük çözüm tabi ki krizi yaratanları kurtarmayı esas alan bir eksenden olacaktır. Hepinizin yakından takip ettiği gibi G-20 zirvesinde acil önlem olarak IMF ve Dünya Bankası'na 1.1 trilyon dolar aktarılması kararı çıkmıştı. Kaldı ki, ilan edilen söz konusu 1.1 trilyon dolarlık "yeni" kaynağın sadece 50 milyar dolarlık kısmı, yani sadece yüzde 5'i, 49 en yoksul ülkeye tahsis edilecek durumdadır. Dolayısıyla tıpkı Erçin Yeldan'ın tespit ettiği gibi oluşturulan kaynaklar ekonomileri değil, öncelikle finansal kayıpları kurtarmaya yöneliktir.
Şimdi tüm bu tespitleri düşündüğümüzde, istihdamda toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamaya dönük aile ve iş yaşamını uzlaştırma/uyumlulaştırma politikaları her ne kadar olumlu bir gelişme gibi karşımıza çıksa da, bu politikaların hayat bulmasını sağlayan ana damar tıkalı yani sosyal refah devleti ve kadın bakış açısı eksik olduğu sürece, yapılan tüm çabalar boşa gidecektir, aile ve iş yaşamı uzlaşamayacaktır/uyumlulaşamayacaktır.
Isterseniz hep beraber çok basit bir yol izleyelim; aile ve iş yaşamının uzlaştırılması/uyumlulaştırılması dediğimizde, elimizde bir ailenin ve bir işin olması gerekir. İnsanca bir işten başlarsak eğer..Daha 15 gün önce Edirne'de çoğunluğu kadın işçi olan bir tekstil fabrikasında, iş veren bir gece yarısı tüm iş makinelerini ve kumaşları alıp kaçıyor. 5 aydır maaşlarını alamayan ve buna rağmen her gün fabrikaya gelmeye devam eden kadın işçilerin insanca işleri hatta işleri var mıdır sizce? 20 Mayıs'ta Üçlü Danışma Kurulunda kiralık işçi konuşuldu, bırakın sigorta primini, ücret bile vermeden işveren işçi çalıştırabilecek, sizce bu kişilerin insanca işleri var mıdır? Kamu emekçilerinin işçilere göre güvenceli işleri oldukları söylenir, peki çalışma koşulları daha iyi olsun diye devlet ve hükümet güdümlü olmayan bir sendikada mücadele yürüttüğü için, sürekli disiplin soruşturması açılan, para cezası alan, ailesinden (!) çok uzak yerlere sürgün edilen hatta ve hatta yeni doğmuş bebeği varken tutuklanan emekçilerin insanca işleri var mıdır sizce? Ya da 4/B ve 4/C'li olarak bilinen, ne devlet memuru ne de işçi olarak sayılan, iş güvencesi dahil bir çok haktan mahrum olan hemşirelerin, öğretmenlerin insanca işleri var mıdır sizce? Üniversitelerimizde şimdilerde 50/D'li olarak adlandırılan ve yıllarca asistanlık yapıp bilime katkı sunan ama ne geriye dönük haklarını ne de ileriye dönük bir tahattüt verilmeden kapı önüne konulan asistanların insanca işleri var mıdır sizce? Toplu sözleşme ve grev hakkınızı kullanamayan kamu emekçilerinin insanca işleri var mıdır? Kamu kurumlarındaki kadro sayısı her geçen gün daraltılırken, sırf birazcık iş güvencesi olsun diye KPSS yarışında ter dökenlerin insanca işleri olabilecek midir sizce? Sınavı başarı ile geçip de, bırakın torpil bulmayı, sırf doğduğu şehri onaylamadıkları için elenen gençlerin insanca işleri olabilecek midir? Konut edindirme yardımlarından yararlanamayan boşanmış kadınların sizce insanca bir işi var mıdır? Hayati risk taşıyan yada ilerde sakat bırakabilecek meslek hastalıkları ile herhangi bir önlem olmaksızın çalışan hemşirelerin, postacıların sizce insanca işleri var mıdır? bu örnekler çoğaltılabilir, hatta şimdi bu salonun belki de 1/3'ünün bile insanca bir işi olduğunu düşünmek bile hayaldir.
Üstelik tüm bu süreçleri yaşayan bir kadın olunca, kadın olmaktan dolayı iş bulma süreci ne kadar zorsa, işte kalma süreci, çalışma hakları, çalışma alanı da o kadar zor. Bir yandan emeği son damlasına kadar sömüren kapitalist sistem diğer yanda erkek egemen sistem..Sırf konuştukları anlaşılsın diye kimyasal ortamda maske takmalarına izin verilmeyen, tuvalate gitmek için izin alan, hamile kalmak için patronun kurallarına tabi olan Novamedli kadınların mücadelesi, 1 yılı aşan grevleri ve zaferleri hala hafızalarımızda. Kamuda ise kadınlar toplumsal rollerine uygun işlerde konumlanmaktadır ve dolaylı ayrımcılık daha belirgindir. Kamu sektöründe eğitim, sağlık ve büro işlerinde kadın işgücünün yoğunlaştığını tespit edebiliyoruz. Kamu çalışanı kadınlar genellikle hiyerarşinin en alt kademelerinde cinsiyete dayalı mesleklerde çalışıyorlar (sınıf öğretmenliği, hemşirelik, büro elemanı, sekreterlik v.b). Elbette ki bu rol dağılımı hukuk, eğitim, din ve ideolojiler eliyle yeniden üretiliyor. Ayrımcılık kendini terfi ve atamalarda açığa çıkıyor. Bu ayrımcılığı cam tavan olarak adlandırabiliriz. Çocuk sahibi olan kadınların daha az terfi ve ödül aldıkları, eğitim programlarına tercih edilmedikleri bilinen gerçektir çünkü karar organlarında olmak erkek işi olarak algılanmaktadır. Eş değer iş yapan kadın ve erkek arasında ki ücret farklılığı derinleşmektedir. Daha önce bahsettiğim 4/B ve 4/C'liler sözleşmeli olduklarından doğum yaptıklarında belli haklarını kaybediyorlar. Yine çalışan kadınlar açısından iş yerinde cinsel taciz sorun olmaya devam ediyor. Taciz onurlu çalışma hakkının ihlalidir. Cinsel tacizin tanımı ne yazık ki hala uluslararası standardlara uygun düzenlenmemiştir. Yaşamımızın tüm alanlarında artan her türlü şiddete karşı bırakın mecvut yasa gereği belediyelerin sığınmaevleri açmasını, sığınmaevleri tek tek kapatılıyor. Bakanlık kabinesindeki değişimin de bizlere yeniden işaret ettiği gibi kamuda personel rejimi yeniden gündeme gelecek. Bununla birlikte kadınların hak kayıpları daha da artacak. 2007 Nisan ayında yürülüğe giren SSGSS'nin olumsuz etkileri hissedilmeye başlamıştır. Bu yasa ile kadınların emekli olması hayal olmakta, kadınların sağlık güvencesi ortadan kalkmakta, katkı payları artmakta, kreşler kapatılmakta, emzirme ödeneği düşmektedir. Ücretsiz doğum izinlerinin emeklilikten sayılmaması izinden dönüşte kaldığı kademeden başlaması meslektaşlarına göre gerilemesine neden olmakta, çocuk sahibi olmak cezalandırılmaktadır.
Kamu istihdamı açısından hepinizin bildiği gibi aile ve iş yaşamını uyumlulaştırmanın olmazsa olmaz koşulu kamu kurum ve kuruluşlarında kreş ve bakım ünitelerinin var olması, doğum izinlerinin arttırılması, süt izinlerinin kanuna uygun kullandırılması ve ebeveyn izninin hayata geçirilmesidir. Ancak ne yazık ki süreç tersine işlemektedir. Hükümetin çıkardığı İstihdam Paketi kadınların istihdamını arttırma iddiasını temel olarak iki düzenlemeye dayanmaktadır. Birincisi, 150'den fazla kadının çalıştığı yerde kreş açılması zorunluluğunu yasa maddesiyle işletmenin dışarıdan alabileceği bir hizmet olarak düzenlemesi, ikincisi ise işe yeni alınacak kadınların (ve gençlerin) işveren sigorta primi payının işsizlik fonundan karşılanması. Başbakan bir yandan kadınları en az üç çocuk yaparak anne- eş kimliğine, ev içindeki köleliğe mahkûm etmeye çalışırken, diğer yandan kadınların ücretli emek gücüne katılımının ön şartı ve çok sınırlı kullanılabilen kreş hakkını, işverenler lehine düzenlemelerle kullanılamaz hale getirmektedir.
Şu an Türkiye genelinde bir çok kamu kurumunda kreş ve bakım üniteleri yok, örneğin, 858 çalışanı olan İstanbul Atatürk Havalimanı'nda, 620 çalışanı olan İzmir Adnan Menderes Havalimanı'nda, toplam 1093 çalışanı olan Esenboğa Havalimanı'nda ne kreş ne de bakım ünitesi bulunmaktadır. Kreş hakkımızın yanında Türkiye'de bildiğiniz gibi ebevyn izni uygulaması da yok. Oysa ki Avrupa'nın birçok ülkesinde ebeveyn izni var, hatta 144 haftaya çıkan bile var. Annelik iznimiz sadece toplam 16 hafta. Süt emzirme izinlerimiz çok kısıtlı ve kadın emekçiler bu izin saatlerini bile kendi isteklerine göre kullanamıyorlar. Oysa ki bütün sağlık kuruluşları yeni doğan bebeğe 1 yıl boyunca anne sütü verilmesi gerektiğini söylüyor, ve bu nedenle bir kadın işlerinden ayrılamaya zorlanmaktadır.
Tüm bunların peşi sıra, kadın emeği sadece ücretli işgücünden oluşmaz. Bugün ücretli çalışan kadının yükünü arttıran asıl şey görünmeyen emektir. Bu görünmeyen emek dediğimiz şey ücretlendirilmeyen, değersizleşen, değersizleştirilen emektir. Ev içi emeğidir aslında. Hani bizim her gün yaptığımız ve karşılığı olmayan ev işleri, evdeki yaşlı, özürlü ve çocuk bakımı gibi.
Dolayısıyla, hem işte hem de evde ?ev işleri ve çocuk bakımı- çalışan kadın aslında 3 vardiya usulu çalışmış oluyor. Bir de buna emeklerinin karşıklarını almak için sendikalarda, diğer kurumlarda mücadele eden kadınları eklediğimizde, vardiyamız 4'e çıkmış oluyor.
Bugün istihdamı arttırmanın ve aile ve iş yaşamının uyumlulaştırılmasının yolu, kamu kaynaklarını sermayeye kullandırmaktan değil, idari özerkliğe sahip kamu yatırımları olarak özellikle yerel yönetimler eliyle değerlendirmekten geçiyor. Kadınların istihdamı pozitif ayrımcı önlemler ve bizzat kota uygulamaları ile bakım emeğine ilişkin yüklerini azaltacak düzenlemelerle arttırılmalı, kadınların sırtındaki bakım emeği yükünün erkekler ve devletçe üstlenilmesini sağlayacak düzenlemeler olmalı, kadını eve hapseden ataerkil zihniyetin tüm unsurları yaşamın her alanından ayıklanmalıdır. Başta Anayasa, iş kanunu, medeni kanun, ceza kanunu gibi hukuki düzenlemeler olmak üzere, eğitimde, sağlıkta, medyada cinsiyetçi yaklaşımlara son verilmelidir.
Bu nedenle biz KESK'li kadınlar olarak çok temel olarak;
- Ücretli doğum izninin toplam 24 hafta olmasını,
- Günde 1,5 saat olan emzirme izninin iş kollarına göre yeniden düzenlenmesini
- Doğumdan dolayı ücretsiz izne ayrılan kamu çalışanı kadınların, izinde geçen sürelerine ait emekli kesenekleri devlet tarafından ödenmesini ve emeklilikten sayılmasını,
- Ebeveyn izninin yasalarda düzenlenmesini,
- En az 50 çalışanın bulunduğu işyerlerinde ve 50'den az çalışanın bulunduğu işyerleri için çalışma alanına yakın ortak bebek bakım ünitelerinin ve kreşlerin açılmasını, bu hizmetin ücretsiz olarak SHÇEK bünyesinde verilmesini, gece çalışması olan ve vardiyalı işyerlerindeki kreşlerin 24 saat açık olacak biçimde düzenlenmesini, hükümetin, kreşlerin açılamadığı durumlarda geçici önlem olarak kreş ücretini karşılamasını, Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde her mahallede ücretsiz anaokullarının açılmasını
- ILO'nun "Aile Sorumlulukları Olan Kadın ve Erkek işçilere Fırsat ve Davranış Eşitliği Sağlanması"na ilişkin 156 sayılı sözleşmesinin ve ILO'nun "Annelerin Korunmasına" ilişkin 183 sayılı sözleşmesinin ve 191 sayılı önerisinin ülkemiz tarafından onaylanmasını ve uygulanmasını
- Kamu emekçilerinin gerek uluslararası sözleşmelerle gerek AHİM kararları ile de garanti altına alınan toplu sözleşme ve grev yapma haklarının kullanılmasının önündeki engellerin kaldırılmasını
- Tüm bu haklarımızı her alanda savunabilmek için kamu emekçilerinin siyaset yapma yasağının kaldırılmasını
talep ediyoruz.
Konuşmamı bitirirken bir kez daha bana Konfederasyonumuzun ve kadının toplumsal cinsiyet mücadelesine ilişkin görüşlerimi aktarma fırsatı verdiğiniz için teşekkür ediyorum. Bu etkinlikte emeği geçen tüm arkadaşlara da ellerinize sağlık diyor, teşekkür ediyorum.
Haziran 2009 Bülteni
"Edi Bese, Artık yeter, bizi dinleyin."
Ayşen Hadimioğlu
Babalar ve Kızları ve Unutamadıklarım,
Esmeray Yoğun
Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve İstihdam Sempozyumu Gerçekleştirildi
İstihdamda Toplumsal Cinsiyet Eşitliğine Doğru: İş
ve Aile Yaşamını Uzlaştırma Politikaları
TMMOB Kadın Mühendisler Marmara Bölge Çalıştayı Dört Atölye Başlığıyla Gerçekleştirildi.
|
|
|
|